Çiğdem Sezer'in Aşklar Ve Baharatlar adlı romanı çıktı.
“Aşklar Ve Baharatlar” / Çiğdem Sezer
Roman/ Heyamola Yayınları
Roman/ Heyamola Yayınları
“Aşklar Ve Baharatlar”, yaşamla ölümün can yakıcı iç içeliğinin, aşkın ve direncin romanı. 17 Ağustos 1999 gecesi saat 03. 02’de başlayan roman; bir yanı ile, ülkeyi sarsan bu felaketi çok boyutlu irdelerken, bir yanı ile de bireyin iç çatışmalarını, tinsel açmazlarını sorguluyor. Edebiyatın hayattan kovulduğu, insansız bir edebiyat anlayışının yaygınlaştığı tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde yazar, tam da hayatın içinden, insanı merkeze alarak lirik ve yetkin bir dille sesleniyor okura.
Aşklar Ve Baharatlar’da kendisiyle ve hayatla yüzleşen birey; aşkın ve aldanışın ne olup olmadığını sorgularken, bütün sonların bir başlangıcı içerdiği gerçeğini de vurguluyor. Ya da bütün başlangıçların bir sonu…
Güçlü psikolojik analizler ve ustalıkla yoğrulmuş dil, roman kurgusunu sahici kılıyor ve bu sayede okur, roman kişileri ile aynı zamanda ve mekanda buluşabiliyor. On binlerce insanın yaşamını kaybettiği, milyonlarca insanın büyük alt üst oluşlar ve savruluşlar yaşadığı 45 saniyelik bir zaman diliminin sorgulaması; yanılsama ve gerçeklik, burada kalmak ya da uçuruma yürümek, direnmek ya da vazgeçmek…Yazar, bir yandan tedirgin ederken, öte yandan direnci ve umudu var ediyor. İnsanın yeryüzündeki trajik gerçeğini, ölüme karşı yaşamı savunarak aktarıyor okura. Roman, evrensel olguları yaşamın içinden süzerek görünür kılarken, bir yanıyla da kadının iç dünyasını cesur bir dille irdeliyor; aşk, evlilik, aldatma ve cinsellik…
İçindeki aynadan yansıyanları görmekten korkmayanlar için yazılmış bir roman “Aşklar Ve Baharatlar”.
Yorum (1) Yorum yaz!
Çiğdem Sezer Şiirinde Acıya ve Kendine Yönelimler Odağında Ev Ka
BETÜL TARIMAN
ÇİĞDEM SEZER ŞİİRİNDE
ACIYA VE KENDİNE YÖNELİMLER ODAĞINDA
EV KADIN VE DÜNYA HALLERİ
Oya Batum Menteşe, “Erkek merkezli görüşlerin erkek – egemen toplumlar içinde üretildiği” ni söyler , Toplumsal Kimlik ve Kadın Yazarlığı”* başlıklı yazısında ve ekler: “Erkek – egemen ifadesi, bilindiği gibi, erkeğin çıkar ve ilgi alanlarının kadının çıkar ve ilgi alanlarından öncelikli sayıldığı toplumlara ve o toplumlardaki güç ilişkilerine verilen addır. Erkek – egemenlik bir güç ilişkisidir ve gücünü cinsler arası biyolojik farklılıklara verilen sosyokültürel anlamlardan alır. Bu görüş çerçevesinde üstün olan cins erkektir, bu nedenle kadın, erkek ‘norm’ alınarak ona göre ve göreceli olarak tanımlanır.”
ÇİĞDEM SEZER ŞİİRİNDE
ACIYA VE KENDİNE YÖNELİMLER ODAĞINDA
EV KADIN VE DÜNYA HALLERİ
Oya Batum Menteşe, “Erkek merkezli görüşlerin erkek – egemen toplumlar içinde üretildiği” ni söyler , Toplumsal Kimlik ve Kadın Yazarlığı”* başlıklı yazısında ve ekler: “Erkek – egemen ifadesi, bilindiği gibi, erkeğin çıkar ve ilgi alanlarının kadının çıkar ve ilgi alanlarından öncelikli sayıldığı toplumlara ve o toplumlardaki güç ilişkilerine verilen addır. Erkek – egemenlik bir güç ilişkisidir ve gücünü cinsler arası biyolojik farklılıklara verilen sosyokültürel anlamlardan alır. Bu görüş çerçevesinde üstün olan cins erkektir, bu nedenle kadın, erkek ‘norm’ alınarak ona göre ve göreceli olarak tanımlanır.”
Erkeğin üstün olduğu toplumda, elbette ki alınacak çok yol vardır. Çünkü hemen hemen her şey ( buna medya ve ev içi halleri dahil ) erkeğin arzularına hizmet eder. Bu bağlamda, kadın, binlerce yıldır kendine çıkış yolları arar. Bu arayış, geçmişe göre bugün oldukça ivme kazanmış durumdadır; 80’lerin suskun, iç benine dönük kadının yerini, 90’larda konuşkan bir kadına bıraktığına tanık oluruz. Bu kadın, kendini evden sokağa, sokaktan meydanlara taşımıştır. Kadının yaşam içine çekilmesinde, 90’larda değişen ekonomik koşulların kuşkusuz büyük payı vardır. Bu koşullar ona yaşam içinde farklı bir alan açmıştır.
Ekonomik ve sosyal koşulların açtığı bu alana karşın, kadının kendini, eril topluma ‘kabul ettirmesi’ kaçınılmaz bir gereklilik olarak karşımızdadır. Gerek söylemlerinde gerekse vücut dillerinde gözlemlenen genellikle budur. Yine de zaman içerisinde bu durumda, gittikçe göze çarpan bir iyileşme de söz konusudur.
Daha öncelerde belki kendilerine uygulanan kota sebebiyle edebiyat dergilerinde yer alan kadınlar, zaman içerisinde bu kotadan yararlanmama durumunu seçerler. ( Her ne kadar bu durum şimdilerde de bazı erkek ve kadın şairler için geçerli olsa da...) Kimi kez de hazırlanan yıllıklarda nerdeyse kişisel hesaplaşmalar yüzünden kendilerine yer bulamazlar. Buldularsa da bu sayının, erkeklerle oranlandığında, oldukça az olduğu görülür. Yıllıklar çoğu zaman, hazırlayıcısının beğenisi ile sınırlı kalsa da, geneli yansıtmakta rol oynarlar kuşkusuz. Geçmiş yıllarda yayımlanan yıllıkların bazılarında, şairlerin cinsiyet dağılımına bakacak olursak, durum daha anlaşılır olacaktır :
1995 Adam Sanat Şiir Yıllığı, ( Haz. M.H. Doğan) 131 erkek – 9 kadın
1998 Şiir Coğrafyamız.( Haz. Osman Bolulu) 182 erkek 25 kadın
(HANGİ YIL)E Şiir Yıllığı ( Haz. Veysel Çolak.) 126 erkek 18 kadın
2007 YKY Şiir Yıllığı, Hazırlayan Baki Asiltürk 100 erkek- 14 kadın
2007 Şiir Defteri ( Haz. Şeref Bilsel – Cenk Gündoğdu ) 122 erkek – 24 kadın
Görünen o ki, kadın, çeşitli sebeplerden dolayı yıllıklarda kendine yer bulamamış. Hayatın çeşitli alanlarında binlerce yıllık yalnızlığa itilen kadın için durum, edebiyat alanında da fazla değişmemiş görünüyor. Şair kadın sayısındaki bu düşük oran, sadece edebiyat alanının sorunu olmayıp, toplumsal koşullarla da ilintilidir kuşkusuz.
Tam da bu noktada, değişen toplum yapısı ile birlikte, kadına atfedilen rollerde de bir değişiklik olduğu akla gelebilir. Yazının girişinde andığım ekonomik koşullar, tüketim toplumunun dayatmaları, kadının ev içi halleriyle sınırlı olduğu yaşam biçimini etkilemiş, bireysel varoluş kaygıları ile ilgisi olmayan bir dışa açılım olanağı sunulmuştur kadına; çünkü para kazanabilir, kazanmalıdır! Ancak, bu dışa açılım, para kazanma, giderek yüksek öğrenimden yararlanma oranının artışı, iş yaşamındaki kadın sayısındaki çoğalma, kadının ev içi rollerinde bir azalma sağlanmadığından, bedensel ve ruhsal yıpranma sürecini de hızlandırmıştır. Bunca yıpranmaya karşın, denilebilir ki kadın, kendine açılan alanı olabildiğince değerlendirip sızmıştır yaşamın içine; hiç değilse edebiyat alanında durum budur.
Sözü burada, koşulların bunca olumsuzluğuna karşın kendini var edebilmiş şair kadınlarımızdan birine, Çiğdem Sezer’e getirmek istiyorum . Gürhan Uçkan, şöyle diyor “Çiğdem Sezer ve Şiiri” başlıklı yazısında**: …usta işi ve düşündürücü…/ ilerisi için umutlandım; hayır, yalnızca ozanın ilerisi değil, şiirimizin geleceği için. Kadın ozan, erkek ozan; bilmem ne kuşağı tartışmalarına girmeden, düpedüz kalıcı ve basma kalıplıktan uzak şiirlerin yazılabildiğini bir kez daha görmüş olduğum için.” Uçkan, adı geçen yazıda ozanın şiir yürüyüşünde “tuttuğu tertemiz yol” dan da söz ediyor. Bu saptamalar, Sezer’in şiire bakışının da ip uçlarıdır aslında. Pek çok söyleşisinde “şiiri bir statü aracı değil, bir hâl, bir oluş” olarak gördüğünü söyler, Sezer de; bu görüştür ki onu kısır tartışmalardan, mevzi yarışlarından uzak tutar ve şiire odaklar.
Çiğdem Sezer’in, ilk şiir kitabı Kanadı Atlas Kuşlar 1991 yılında yayınlanmış. Bunu izleyen diğer kitapları; Çılgın Su( 1993), Kapalı Gişe Hüzünler ( 1996 ), Bir Şehrin Hatıra Fotoğraflarından( 1998 ), Dünya Tutulması. ( 2005 ) izlemiş. (Bundan sonra kitap adları kısaltılarak verilecektir.)
80’lerin kadını, ev içi ve dışında kendini var etmeye çalışsa da, çabası sadece bir fısıltı olarak duyulacaktır. 90’larla birlikte şiirde, sözcüklerle sevişen, hatta “ sözcüklerin metresi” olmuş kadın tipi ortaya çıkacaktır. Bu kadın, 12 Eylül darbesinin yarattığı bir kadın tipi olsa da, erkeğin yarattığı yaşam alanında kendini var etme çabası verir. İşte biz tam da bu noktada, bu yazı ile “ Çiğdem Sezer Şiirinde Acıya ve Kendine Yönelimler Odağında Ev Kadın ve Dünya Halleri” ni irdelemeye çalışacağız. Daha çok da belki, evden sokağa, sokaktan, dünyaya açılmanın hallerini…
Şiirlerinde, daha çok anne, ölüm, yalnızlık, ev, oda, yara, savaş, dünya temalarını işleyen, Çiğdem Sezer’in K.A.K adlı kitabına baktığımızda, Sesim İçimde Ağrı adlı şiirinde, bir kadınlık hali ile karşılaşırız. Bu, okuyana acı veren bir kadınlık halidir. Bireysel gibi görünse de, gerçekte toplumsal bir acıyı imlemektedir şiirdeki kadının varoluş biçimi.Duyguların ifade edilmediği ev içlerinde, iki beden de birbirine yabancıdır. Zoraki bir sevişme sahnesi tasvir edilir. Sevişme tenden öteye geçemez. “ karanlığı küf kokan bir gece / yolculuğum / tenimden öteye gitmeyen sevişmeler / üşütürken saatleri” Ama daha öncesi vardır bunun. Önce bakir, sonra da genç kız olunacaktır.. Ardından hayatın her alanında boy gösterecektir kadın. Sonra da, daha kendini bilmeden, belki de birilerinin isteğiyle evlenecek, evlendirilecektir. Gelin Ağıdı , işte bu türden bir şiirdir: “ sevincim bir gelin döşeğinde uyur / on dört yaşım / saçım belime dek sırma / iki yorgan üç tencere çeyizim / başlığım iki kol Trabzon burma / gelin girdin kefenle çık / er sözü kulağımda küpe / kefen gibi taşıdım otuz küsur yıl”
Egemen görüşün kadına biçtiği rol, ona her daim hatırlatılır. Mutsuz bir evliliğin, her ne pahasına olursa olsun sürmesi gerektiği öğütlenir. O da bunları, kulağına küpe gibi takmıştır nasılsa. Yalnızlığına itilir. Yine de, bir sevişme sahnesi olmazsa olmaz. O da, güler bir yüzün, kadının kapısına uğradığı vakitlerdir belki. Sezer, Nisan adlı şiirinde şöyle der: “ musluğu gece boyu açık kurnalar / bir yemişin şehvetiyle yıkandığımız / sularda karışır iki karanlık”
K.G.H adlı kitabına baktığımızda ise, yalnızlık, ev, aşk ve dünya hallerinin Sezer’deki yansımasına tanık oluruz. Çünkü o, 12 Eylül’ü görmüş, darbelere tanık olmuş, çevresinde gelişen savaşlara içten içe üzülmüş, acılı bir coğrafyanın kızıdır. Kendine, kendinden çıkıp anneye oradan da dünyaya, dünya meselelerine gider. Yaşlanan dünya, bir yalnızlar oratoryosuna benzer. O da, bu oratoryonun kahramanıdır. Ya da dünya bir sinemadır da hüzün, bu sinemada kapalı gişe oynamaktadır. Artık K.G.H’ler de evden sokağa çıkılmış, K.A.K’larda öncelenen yanlış evlilikler, mutsuzluk, K.G.H’ de, öznenin bir mutluluk, aşk arayışı içinde olduğunu bize göstermektedir. Hüzün Matinesi adlı şiirinde, şu dizeleri yazar şair; “ yalnızlığın yatak odası: / hüzün maskeleri biriktirdim yıllarca / aynaydı yüzüme kararan su, camları sildim / ovdum pervazları, yağmur hiç susmadı” Ve kadınların sesi tek bir ses halinde duyuluyordur artık; hicazkârda tutsaktırlar. Tutsak edense, yine bir erkektir. “Cesaret Sayın Bayım” adlı şiirine bakıldıkta, eril olanı şu dizeleri ile tanımlar; “ çünkü siz sayın bayım, eğik bir çizgideydiniz / öldürenle doğuran arasında, ah ne tuhaf / bir durumdan diğerine geçerkenki haliniz”. Burada, küçük bir değinmeyle de olsa, erkeğin, doğuran ve öldüren; anne ve sevgili arasındaki sıkışmışlığını da işaret eder Sezer. “bir durumdan diğerine” yani anneye oğul olmaktan, sevgiliye erkek olmaya geçişte yaşanan tuhaflığı gösterir okura. Erkeğin, erk-iktidar tutkusunun ardında yatan trajediyi, belki de…
Cinsiyet rollerini bunca sorgulayan Sezer’in şiirine bakıldıkta, onda annelik ve kadınlık hissinin azalmadığına, hatta koruyucu bir anne olduğuna dair işaretlerin varlığına tanık oluruz. İster istemez, belki de içgüdüsel olarak, dönüş yine evedir. Evde çocuk vardır. Çocuk bakılmak, ilgilenilmek ister. Bunu da yapacak kadındır. Çocuk, korunabildiği kadar korunur nasılsa, ama belki de kız çocuklar daha fazla korunma güdüsüyle sarılıp sarmalanırlar. “ sokak çocuk ve aşk / koruyup biriktirdiğimiz kadardır” Eril olana yönelik dizeler, bu kadarla da bitmez. Çünkü bizlere öğretilmiş olan tanrı erkektir. Kimi kez bıyıkları vardır. Ya da babadır. K.G.H’ler adlı kitabındaki, Mektup adlı şiirine bakıldığında, bu görülebilir. “ öjelerime kızdı gök baba. Yer anne kücücüktü / bahçe duvarına kaçtım”
Sezer, artık sokaktadır; ama bir ayağı ev içindedir. B.Ş.H.F adlı kitabında onu şehrin içinde dolaşırken görürüz. Bu yağmurlu şehir, çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği Trabzon’dur. Aşkın, aşk hallerinin yoğun olarak hissedildiği bir kitaptır B.Ş.H.F. Burada, acıya ve kendine yönelse de, bir yanı hep şehrin içindedir. Tülden ayakları ile şehri gezer, dolaşır. Anılar yumağını, sevgilileri hep içinde taşır. Adresi Köz Olana adlı şiirinde, suskunluğunu vurgular. Bu, bir kadının yağmur öncesi suskunluğudur. Susar, çok uzun susar ama ya sonrası? “ doğrudur suskun ve vahşi olduğum / sular kabardığında bir hayvan gibi / dönüp durduğum, çemberin etrafında”
Doğu’nun gizemli havasına, çöl, kum ve töre cinayetlerine karşın, kadın için durum batıda da çok farklı değildir. Doğudaki çarşaf ve peçe, yerini batıda ipeğe bırakmıştır. Leyla ile Slyvia Plath bir anlamda özdeşleştirilir: “… geceler uzuyor / ipek bir kilot onarıyordu sylvia / üstüne dikip yaşamı/ bir başka yüzü aramak için zifiri karanlıkta”. Şehrin içinde gezmeye devam edilir. Gezilirken, göze çarpan şeylerden bir tanesi de, kadının binlerce yıldır hazine gibi sakladığı kızlığıdır. İyi Huylu Kitaplar Rafından adlı şiirinde yer alan dizeleriyle Sezer, güle bir takım anlamlar yükler. Onu kişileştirir. Gülün rengi ile kadının ay hali durumunu özdeşleştirir. “ o büyük şarkının. o eşsiz / çağıltının gövdeme açtığı yara / irin çoğaltmada. hâlâ / ihanet / kefaret / kan / akıyor / kızlığını kaybetmiş gül çığlığından” Bazen de kenti gezerken, fosforlu bir fahişenin yerine kendini koyar.; Bir Şehrin Hatıra Fotoğraflarından adlı şiirinde. “ şehir der, gizimdir / ateşin ardında bıraktığı köz / ben fosforlu fahişe / kaç çağ artığı / diş izi, kan lekesi / saten çarşaf hiç çekilmemiş fotoğrafta / hep melek kalmak” der.
Muhsin Şener, B.Ş.H.F. adlı yazısında***, Sezer’in şiirindeki çok anlamlılıktan, sesin önemli bir yapı taşı olduğundan söz ederek şunu söylüyor: “..sözcüklere hem yeni bir dil olma bilinci vermek hem de o bilinci hiç bozmadan derinliklerdeki anlam katmanlarını içermesini sağlamak, bir yandan da ona bir büyü kazandırmak…Sezer bunu başarıyor.”
D.T’na baktığımız zamansa, meselelerin Sezer’in şiirine iyice yerleştiğine tanık oluruz. Artık ev içi hallerini dünya halleri ile bütünleştirme sürecini tamamlamış bir şiirdir karşımızdaki. Kendini ve yarasını açık eden Sezer, kendine biçim vermeye çalışan hayata rağmen ayakta kalmayı başarır. Ölüm izleği çoğu şiirinde geçse de, hayatın güzelliğini bilir. Kendini ırmağın suyuna, boynuna bağladığı taşların ağırlığınca bırakan Virginia Woolf örneğinde olduğu gibi, intihar etmeyi düşünmez. İçinde hep umut vardır. Umutsuzluk bir anlamda hayattan umut kesmektir. Ben Seninle Beyaz adlı şiirine bakıldıkta bu şu dizelerle göze çarpar: “ ölünün gövdesi acıdı ağırlanmaktan / acıdı avuçları yeryüzünün / kapladığı boşluktan / ben seninle beyaz / bir gemiye bindimdi / çırpınıp dururken iki su kuşu / gökyüzünün ayakları denize değiyordu”
Bu kitaptaki ölüm izleği, diğerlerinde olduğu gibi varoluşsal bir sorunsalın irdelenmesinden öte, bir somutluk edinir; Sezer, 1999 depremini yaşamış, o felâketin çok yönlü yıkımına tanık olmuştur. D.T. ‘nda yer alan “Yaslı Ova” şiiri; depremi yaşadığı Adapazarı’na “verdiği her şey için”, ifadesiyle; “Yağmur Yağıyor Gibi Ölüyorsun” adlı şiirse, “giderken götürdüğü onca güzellik için, Elvan’a” ithaf edilmiş şiirlerdir.
Arka oda ve yoksanmışlık halinin sürüp gittiği ev, bazen bir uçurum olsa da, Sezer’in şiirinde kadın, bunca yoksanmışlığına karşın, yalnızca ev içinde değil, dışarıda da vardır; dünya meselelerinin içinde. Bu, ben’ini dışlayarak değil, ben’ini de içine alan bir dışa açılmadır.Konuşmayan insanlar, paylaşımsızlık, evi içten içe çürütse de, Çiğdem Sezer kendini Esra Zeynep’in ifadesiyle “ iyi aile evleri” ne kaçırmaz. Kaldığı, tam da hayatın ortasıdır. Gözleri Bağlı Güller adlı şiirine bakıldıkta, şu dizeler göze çarpar; “ sanki ev kendini yutuyor / sanki kuyu / içmiş kendi suyunu / ev bize bakıyor / kuyu çatlıyor yalnızlığından / kuyunun yalnızlığı üstümüze akıyor”. Evler değişir ama çoğunlukla yaşantılar değişmez. “ şimdi başkalarının oturduğu / evlerdeyiz. Birer balkon / birer eşik olmaya / yeraltından yaralarımızla / şimdi başkalarının oturduğu / evlerde oda olmaya” Tam da bu noktada, Metin Celal’in konu ile ilintili şu sözleri akla gelebilir: “ yine de yukarıda iki dizesini alıntıladığım Perihan Mağden’in “ Kaçtığım İyi Aile Evleridir” ya da “ Mutfak Kazaları” gibi şiirler ( nedense) bekliyorum kadın şairlerden. Süheyla Taşçıer’in erkek egemen dille kurduğu “ erotik şiirler”inin karşıtlarını bekliyorum, arıyorum. 80’li yılların kadın şairlerinin en ilginç özelliklerinden biri olan evrensellik onları yerel olandan daha çok çekiyor. Aşk, cinsellik, gündelik hayat, kadın – erkek ilişkileri, erkek egemen söylem ve iktidar yapısı gibi şeylerle uğraşmaktansa daha “ulvi”, daha imgesel olanı tercih ediyorlar. Evet, bu da bir tercihtir ve bu açıdan eleştirilebileceklerini sanmıyorum. Çünkü güzel, değişik, kendine has şiirler yazıyorlar ve şiirleri ile var oluyorlar, kadınlıklarıyla değil önemli olan da bu.” *** demesine katılıyorum ama değişen toplumsal gerçeklikle birlikte, rollerin eşitlendiğini, kadından, kadın özneden beklenilen bir takım şeylerin, kadınlıkları ile sınırlı tutulmaması gerektiğini düşünerek. Çünkü burada, erkek şairlerin, cinsiyetlerini ne kadar şiire yansıttıkları sorusu akla gelebiliyor. Özellikle 90’lara bakıldığında, erkek şairlerin şiirlerinde, 70’li yılların erkek şairlerine oranla kendilerini eril söylemden kurtardıklarını, bu anlamda, büyük gelişme kaydettiklerini söyleyerek. Çünkü bugün, bu söylem, erkekler tarafından da büyük ölçüde kırılmıştır.
Sezer, diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabı D.T’nda da egemene karşı tavır geliştirmiş, durumu işaret etmiştir adeta. Erkek çocukların evden, kız çocuklardan önce çıkması, annenin kız çocuklarına karşın korumacı ( ki buradaki koruma, çoğu kez mahrum bırakma ile eş anlamlıdır) bir tavır geliştirilmesi onu derinden yaralar ve yaraya adeta parmak basar, Vebal adlı şiirindeki şu dizeleriyle; “ oğlanlar sokağa çıkardı / kızlar bahçeye kadar / rahminden düşen asit damlası / kimin boynuna vebal”
Yara hep vardır, hem de hiç kapanmamacasına. Zeynep Uzunbay’ın. “ Şiirlerinde müthiş bir bunaltı var, ümit kaçamakları da yok değil, ama çabuk sönüyor. Sönüp gitmenin, ölmenin, zulmün, yaranın tadına bakıyorsun, ağlamıyorsun da. ben yaramı sevdim, diyorsun Mahrem Yara’da.” diye sorduğu soruya şu şekilde cevap verir; “Bayılıyorum bu yargılara! ‘ Şiirinde müthiş bir bunaltı var’ dedin ya, izin ver sözlük karıştırayım biraz. Bunaltı; sıkıntı, iç sıkıntısı. Böyle diyor sözlük. Hepsi bu mu yani? İç sıkıntım olmasa şiir niye? Sıkıntıya çare olsun diye değil, senin ‘ümit kaçamağı’ dediğinin farkına varabilmek için belki.”
Ve yarasını sever. “ ben yaramı çok sevdim” der. Onda yara sevilmek için vardır çünkü. Bu, “yarası olmayanın çaresi de olmayacağı” anlayışından yola çıkmış bir sevme halidir elbette. Gökyüzü, yağmur ve bulut Sezer şiirinin diğer izlekleridir. Yağmurla, bulutla, gökyüzü ile sevişilir adeta. Su, yaşamın ilk oluş anına, kirlenmemişliğe, doğal olana, insani olana gönderme yapar. Dünyanın kirletilmişliğinden arınma isteği belki de…Bu izlekleri içeren dizelerden yalnızca birkaçı şunlardır:“ seni denize ödünç verdimse / söyleyip yağmurun diliyle”, “ bekleyen adacıklar gibi / karanlık sularını ışıtıp”, “sabaha karşı dedimdi / yasak sularda uzak dağlarda”, “kalbimi ağır akışlı bir suya bırakarak”
Sezer, baştan beri muhalif tavrını da sürdürür.. İkinci kitabı Çılgın Su’da, yer alan şu dizeler, bunu en iyi şekilde somutlar: “ benimle böyle seviş hayat / kendime muhalif dizeyim” Durup, “ sen şimdi bu dünyayı / tut bir ucundan havalandır” der. Çünkü dünya kirlenmiştir, nefes alacak tek yeri kalmamıştır. Savaşlar, köşe dönmecilik alıp başını yürümüştür. Ya da ikiz kuleler faciasına göndermeler yapılır. “ yataklarda bir kez daha / ikiz kulelerin tozuyla, sevişmesiz uyanırken Burka” Yine D.T ‘de yer alan Burka adlı şiirde, dünya ve Türkiye gerçeğine göndermeler yapılır yeniden. “ kurtlar uluyor Burka / koynundaki oğul koca oluyor / kabil ve Kandahar ve incirlik / ve new york Burka / kasıklarında geziyor”
D.T adlı kitapta nerdeyse dünya ya da yerküre adının geçmediği şiir yok gibidir. “ bu saatte yerküre / iç bulantısı gibi dönmekte”, “ bu saatte dünya / kocaman bir göz akı karasına”, “ kaç hayattır burada oturuyorum / hem dünyalı hem değil”, “ sıradan şeyler olup bitiyor, dünyanın / her yerinde”, “ dünyayı avucumdaki kesikten bildim”, “ dünya mağara / büyük zaman tapınağında”
Sezer, ilk kitabı K.A.K’dan, son kitabı D.T’na kadar geçirdiği süreç içerisinde, kendini evden sokağa, sokaktan meydanlara taşımış, kendine biçim vermeye çalışan eril dünyaya, inatla karşı durmuştur. Bu karşı duruş içerisinde, yanında şiirin kız kardeşleri de vardır. Çünkü alınacak yol uzun ve çetindir. Ve Sezer’in şiire atfettiği “hâl”, “oluş” kavramları, iktidarı değil kardeşliği içerir. Haydar Ergülen “adı güzel, derdi güzel, içi güzel” dediği ve “imkansızlığın şiiri” diye nitelediği D.T’ndaki şiirlerin bir “halsizlik hali” olduğunu söyledikten sonra ekliyor: “Sezer bu halsizliği bir güce, bir gösteriye dönüştürmeme başarısını, erdemini de tüm şiirinde gösteriyor ki büyük harfli şiir-iktidar tartışmasına hiç girmeden şiirin iktidarla en küçük bir alışverişi olamayacağını da sessizce beyan ediyor.”****
Bu beyan ediş; has şiire giden yolun kilometre taşlarını da imliyor aslında; insanı ve insani olanı içeren, acıyı ve yarayı olduğu kadar, dünyanın iyilik hallerini de –aşk, kardeşlik, arkadaşlık.- kendinde saklayan, sunan, çoğalan ve çoğaltan kilometre taşları; sözcükler…
Sanırım son söz bu olmalı; sözcüklerle sevişen bir şair, Çiğdem Sezer….
*Oya Batum Menteşe, Toplumsal Kimlik ve Kadın Yazarlığı, s. 3, Varlık, Mart 2002
**Gürhan Uçkan, Varlık Dergisi, Ağustos 1999
***Muhsin Şener,Varlık Dergisi, Temmuz 2001,
****Metin Celal, Yeni Türk Şiiri, 80’li Yılların Kadın Şairleri Üzerine Dağınık Düşünceler, Çizgi Yay. Mart 1999
*****Haydar Ergülen,Radikal Kitap,26 Ocak 2007
Sezer, Çiğdem. Kanadı Atlas Kuşlar. İstanbul: Kerem Yayınları, 1991.
--. Çılgın Su. İstanbul: Dünya Kitap, 1993.
--. Kapalı Gişe Hüzünler. Ankara: Karşı Yayınları, 1996
--. Bir Şehrin Hatıra Fotoğraflarından. İstanbul: Hera Yayınları, 1998.
--. Dünya Tutulması. İstanbul: Yom Yayınları, 2005.
Yorum (yok) Yorum yaz!
ŞİİR İKLİMİNDE KADIN COĞRAFYASI
ÇİĞDEM SEZER
ŞİİR İKLİMİNDE KADIN COĞRAFYASI
Konu başlığındaki ‘coğrafya’ nın sınırlarının ne olması gerektiğini düşündüm bir an. Kuşkusuz, amaçlanan ‘Türk şiir ikliminde kadın coğrafyası’ idi. Ama ne fark ederdi ki! Çok değil, kısacık bir an düşünmek, birkaç ismin izini sürmek yeterliydi şiirde kadın coğrafyasının sınırsızlığını anlamaya.Tersine okuma oldu bu; bu cümleden anlaşılması gereken, ‘şiirde kadın coğrafyasının sınırsızlığı’ değil, ‘erkek egemen düşüncenin sınır tanımazlığı’ olmalı. Bu bağlamda, aynanın iki yüzü gibi gördüğüm iki ismi anacağım yalnızca.Üç yıl arayla doğup, dört yıl arayla ölmüş iki şair kadını: İlki 1932 doğumlu Sylvia Plath; ikincisi 1935 doğumlu Füruğ Ferruhzad. Sylvia öldüğünde 31, Füruğ ise 32 yaşındaydı.
ŞİİR İKLİMİNDE KADIN COĞRAFYASI
Konu başlığındaki ‘coğrafya’ nın sınırlarının ne olması gerektiğini düşündüm bir an. Kuşkusuz, amaçlanan ‘Türk şiir ikliminde kadın coğrafyası’ idi. Ama ne fark ederdi ki! Çok değil, kısacık bir an düşünmek, birkaç ismin izini sürmek yeterliydi şiirde kadın coğrafyasının sınırsızlığını anlamaya.Tersine okuma oldu bu; bu cümleden anlaşılması gereken, ‘şiirde kadın coğrafyasının sınırsızlığı’ değil, ‘erkek egemen düşüncenin sınır tanımazlığı’ olmalı. Bu bağlamda, aynanın iki yüzü gibi gördüğüm iki ismi anacağım yalnızca.Üç yıl arayla doğup, dört yıl arayla ölmüş iki şair kadını: İlki 1932 doğumlu Sylvia Plath; ikincisi 1935 doğumlu Füruğ Ferruhzad. Sylvia öldüğünde 31, Füruğ ise 32 yaşındaydı.
Her ikisi de apayrı coğrafya ve iklimlerde (fiziki, kültürel, dinsel, felsefi, politik... vs.) var olmaya çalıştılar. Ortaklıkları, şair ve kadın olmalarıydı. Onca farklılığın arasında bir ayrıntı gibi duran şair / kadın olma ortaklığı, bu iki kadının yazgılarını neredeyse aynılaştırmıştı.Bilindiği gibi her ikisi de şiir iklimine önemli etkileri / katkıları olmuş iki iyi şairdi.Ve ikisi de bunun –şair kadın olmanın- bedellerini kısacık yaşamlarının neredeyse her anında ödemek zorunda bırakıldılar. Hatta ölümleriyle...Bilindiği gibi Sylvia ‘nın ölüm nedeni, intihar; Füruğ’un ki ise, ardında ‘cinayet’ olduğu kuşkusunu bırakan bir kazaydı.
Özetle, fiziki coğrafya değişse de, şiir ikliminde kadın coğrafyasında fazla bir şey değişmiyor.
Peki ama neden?
Pek çok neden sayılabilir.Kanımca öne çıkan nedenlerden biri, şairin erk tutkusu, bu bağlamda da otorite ile ilişki arzusudur. Neruda şunları söylerken haksız mıydı?
“...ülkelerinde, dillerinde ya da dünyada Baş Şair seçilmek isteyen kimileri var.Bunlar seçicileri bulmak peşinde koşarlar; krallık âsası için yarışmaya yakın yeterlilikte görünenlere hakaret yağdırırlar ve şiir bir maskaralığa döner.”
Şiir ve iktidar ilişkisi şiirin önemli sorunsallarından biridir; ama bu yazının ana konusu değildir. Değinmek istediğim, şair kadının iktidarla ilişkisidir. Ki Neruda’nın şairin iktidar tutkusunu anlatmak için seçtiği simge söz (krallık âsası) tam da bu konuya işaret etmektedir.Şiirde bir iktidar söz konusu olacaksa, o iktidar çubuğunu, ‘krallık âsası’ nı tutan el, bir erkeğin eli olacaktır!
Peki ama şair kadın ‘krallık âsası için yarışmaya yakın yeterlilikte’ mi görülmektedir de, erkek egemen bakış şair kadını yok saymaktadır? Neruda bile eril bir sözcükle tanımlıyor otorite çubuğunu...Öyleyse?...
Neruda’nın bu sözlerden amaçladığının iktidar tutkusunun yanlışlığını anlatmak olduğu, benim okumamın maksadı aştığı söylenebilir.Bunun doğru olmasını isterdim.Ama toplumsal bilinçaltı çoğu zaman ayrıntı gibi duran tercihlerde göstermez mi kendini! Neruda’nın yaptığı da budur aslında; şiir / şair adına bir yanlışı işaret ederken, seçtiği simge sözcükle, toplumsal bilinçaltındaki başka bir yanlışı bilince taşımak.
Bütün bunlardan hareketle; şiirin iktidarın yanında değil karşısında olması gerektiği, bu yüzden de şair kadının iktidar tutkusu gibi bir yanlışa düşmediği, yapılmak istenenin şiirde ,yaşamda eşit, özgürlükçü bir ortamda var olmak olduğu..vs. diyebilmek isterdim.Ama diyemiyorum.Hatta biraz ileri gidilirse, bunun tersini söylemenin olanaklı olduğu bile düşünülebilir: Madem ki iktidar çubuğunu tutan elin bir erkek eli olması gerektir,öyleyse onun yakınında durmak en doğrusudur! Böylece kralın âsası ile kutsanmak olası olacaktır! İşte tam da burada konu kişisel bir tercih olmaktan çıkıp, şiir, kadın, iktidar vb. kavramların sorgulanmasına dönüşür.Ve ne yazıktır ki bu tür tartışmalar, şiirin önüne geçer çoğu zaman.Böylece toplumsal, ideolojik duruşlarında ‘sıkı feminist’ tercihleri olduğunu iddia eden –hatta buna inanan- pek çok şair kadın, ister istemez erkek egemen figürlerin toplumsal bilinçaltındaki yerlerini güçlendirir.
Metin Celal, Sombahar Dergisinin hazırladığı Kadın Şairler Altarı özel sayısında ( Ocak Nisan ,1994) söyle diyordu:
“ Her kötü koşul içinde avantajlar da taşır.Azınlıkların da hakları vardır ve azınlık olmak zaman zaman bu hakları kullanarak çoğunluğa karşı avantajlı duruma getirebilir insanı.Kadın olmak, azınlık olmak, zaman zaman egemen olanlar arasından daha kolay sıyrılmayı da sağlayabilir.Her zaman olmasa da...”
Metin Celal yalnızca bir saptama olarak söylüyor bunları, olumlamıyor. ‘Malumu ilan’ gibi görünen bu tespit, yazık ki bugün de doğrudur ve ‘ azınlık’ olarak görülmek, daha kolay ‘sıyrılmak’ anlamına gelebileceği için ‘gizli gizli’ kabul de görmektedir ; en ikinci, en öteki, en...en...en...
Kişisel kanım, bütün bunların şiirden önce, toplumbilimin konusu olduğudur. Hatta psikolojinin ve daha bir çok disiplinin...En son şiire dahil olmalı bu sorun, olacaksa.Bazı ‘erkek’ ve ‘kadın’ların şiirin toplumsal kimlik kazanma aracı olmadığını anlamalarının zamanı gelmedi mi?
Şiirin bedenle kesinkes ilişki içinde olduğu doğru; haz ya da acı...Suç ya da ceza...Sözcüklerle...Sözcüklerin dillendirdiği, dış dünyanın bedendeki izdüşümleridir.Ve bu izdüşümün oluşumunda, rasyonel bakışın yanında, bedenin saklı hazinelerinin de rolü büyüktür.Bir kadın bedeni ile bir erkek bedeni farklıdır; dış görünüşlerinde olduğundan çok daha fazla farklılıkları barındırır ‘dahili’ bedenleri. Ama doğurmaya, parçalanmaya yakın olan beden kadın bedenidir ve mutlak bir ilişki söz konusu olacaksa dil ve beden arasında, bu ilişki, kadın bedeninin şiirsel dile benzerliği şeklinde olmalı değil midir? Yukarıda andığım pek çok olumsuzluğa karşın, bugün şiirimizin durduğu yerde bazı şair kadınların şiirin ‘kendinde’ saklı duran hazine dairesini keşfettiğini görmekten, o dairenin anahtarlarını ustalıkla kullanmalarından doğrusu büyük keyif alıyorum.Ve edilen sayfalarca sözden daha anlamlı geliyor bana o şair kadınların güzelim dizeleri. Azınlık olmanın avantajını değil, parçalanmış bedenlerinin kıvrak dillerini kullanıyor onlar.
Yazının başlığındaki ‘coğrafya’ yı şiirdeki ‘gerçeklik’ler olarak okumayı hiç düşünmedim doğrusu; çünkü yalnızca cinsel kimlikleri nedeni ile şair kadınların şiirlerinde ortaklıklar aramak, tıpkı azınlık olmayı kabullenmekte olduğu gibi, toplumsal bilinçaltındaki egemen erkek figürü güçlendirmekten başka bir şeye yaramayacaktı . Bir şair kadın prototipi varmış da, bütün şair kadınlar bu prototipe göre konumlandırılıyormuş gibi! Zaman zaman ortak izleklere rastlanması olasıdır elbette.Şiirin evrensel yapısı içinde de bu böyle değil midir?Ama izleği ‘ortak’ olmaktan çıkarıp ‘kendine has’ kılabilmişse, artık bir ortaklıktan söz etmek ne denli doğrudur! Bunu başaramamışsa, o zaman da şiirden söz etmek olanaksız olacağı için şair kadınların şiirsel gerçeklik anlamında bir genel değerlendirmeye tutulmaları kabul edilemez. Salt kadınlık durumları ile, şair kadınların şiir coğrafyasında yapay ortaklıklar aramak, bir takım gereksiz formülasyonlarla uğraşmak kime ne kazandıracaktır? Yapay bir zorlama ile mutlak bazı ortaklıklar aranacaksa, denilebilir ki; şair kadınların şiirsel coğrafyasında ev içi halleri, kadınlık durumları, kadın duyarlığı vb. ağırlıklıdır.Giderek benlik sorunu, kendi olmak çabası, öz varlığın irdelenmesi...Toplumbilim anlamında irdelenebilir bunlar.Çünkü salt cinsel kimliği nedeniyle ‘kendi’ olmak hakkı söz konusu olmayan bir ‘varlık’tır o. Sorun, şiirsel gerçeklikten önce, ‘burada’ / ‘hayatta olmak / kalmak sorunudur. Yinelemekte yarar görüyorum; bütün bunlar şair kadının iç dünyasını anlayıp yorumlamaya, bir takım çıkarımlarda bulunmaya yarar, yarayacaksa.Bu anlamda da şiirden önce, toplumbilimin ilgi alanında olmalıdır.
Merkezde ya da çevre de olmak şair kadının şiir coğrafyasını etkiler mi? Önce şunu söylemeliyim; düş gücü mekan tanımaz. Ve o düş gücü, şiirin has ipeğidir. Bu anlamda merkezde ya da çevrede, şu ya da bu olmak, şöyle ya da böyle bulunmak üstünlük ya da engelleme olarak değerlendirilemez. Ne ki o has ipek, eğer gerekli donanıma sahip olmayan, ilkel koşullarda işlenmeye çalışılırsa, ortaya ‘iyi’ bir ‘dokuma’ çıkması da olanaksızdır. Peki ama merkezde olmak, ilkel koşulları düzeltmeye, donanım eksikliğini gidermeye yeter mi? Tersinden sorarsak; çevrede olmak, donanım sahibi olmayı engeller mi? Kaba bir genelleme ile, merkezde olmanın şairin bakış açısını genişletebileceği, bunun da gereksinim/davranış ilkesi gereğince, kendini geliştirmesini hızlandıracağı söylenebilir.Ama şiir söz konusu olduğunda, bütün genellemeler gibi, bu genellemenin de geçerliliği kuşkulu olur. Üstelik teknolojinin geldiği nokta, sunduğu olanaklar, giderek merkezin ağırlığını yitirmesine yol açıyor.Büsbütün ortadan kalktığını / kalkacağını söylemek olanaksızdır elbet.Hiç değilse uzun bir zaman daha.Ama ‘elektronik ortam’ ın merkezle çevre arasındaki olanaklar dengesizliğini büyük ölçüde aştığını söylemek yanlış olmaz.
Merkezde olmaktan kasıt, bir anlamda iktidarın yakınında olmaktır ki, bunu bir olasılık olarak dahi düşünmek, şiir adına zaman kaybı olsa gerektir, diye düşünüyorum.
Kanımca aslolan, merkez ya da çevreyi beyninde oluşturmasıdır şairin.Eğer düşünce ve düş gücünüze şu ya da bu nedenlerle sınırlar çiziyorsanız, nerede olursanız olun ‘dışarda’ sınızdır.Şiirin dışında...Şunu sorduğunuzu duyar gibiyim: Var olan toplumsal yapı içinde şair kadınların düş ve düşünce güçlerine sınır koymadan yazdıkları söylenebilir mi? Elbette söylenemez.Yalnız şair kadın için değil, şair erkek için de böyledir bu. ‘Esin perisi’ nin kanatları bile topluma değip geçmekten alıkoyamaz kendini. Bu anlamda cinsel kimlik ne olursa olsun, toplumsal baskı bir duyumsatma olarak bile olsa, sürdürür varlığını; bilinçaltı süzgeci devreye girer.Şiirin dönüştürücü gücü zamanla o süzgecin deliklerini büyütür. ‘Kendi’ olmanın bedeli ağırdır; kadın için de, erkek içinde. Ne var ki, kadının bunun için ödemesi gereken bedel, her zaman erkeğin ödemesi gerekenden bir fazladır. Böyleyken, şiirin bir zorunluluk değil bir tercih olduğunu, bir şeyi tercih etmenin başka bir şeyi/şeyleri dışarıda bırakmak olduğunu anımsatmaya gerek var mı!
Şair kadın olmak, hep fazladan olumsuzluklarla mücadele etmekle birlikte anıldı; bunca olumsuzluğa karşın, alacağı hazzın yoğunluğu göz ardı edildi. ‘Azınlık’ olmayı ‘aradan sıyrılmak’ değil de, çoğunluğa baş kaldırmak olarak okumak düşünülmedi nedense.
Son olarak, şair kadınların birbirleri ile olan ilişkisi...Bu alanda, bütün ortak zeminlerin varlığına karşın, bir iletişimsizliğin söz konusu olduğu yadsınamaz.İnsani zaaflar elbette önemlidir.Ama bundan önce düşünülmesi gereken başka bir şey vardır.Ki bu da bizi, yazıya başladığımız yere götürür: kadın olmaya...Kadın olarak ‘kendi’ olma çabasına...İnsanın benliğiyle mücadele etmesi, toplumsal koşullanmalara karşı kendi var oluş biçimini geliştirmesi, bu sürece yoğunlaşması...Bu süreçte ‘öteki’ leri göz ardı etmesi, hatta zaman zaman - belki de çoğu zaman- onları kendi var oluşunun önünde bir engel olarak görmesi...Kısaca, kendini keşfetme sürecinde ‘ öteki’ni , kendi gibi olanı görmezden gelmek, anlaşılır bir şey olsa gerek ( mi?).
Birbirine değmeyen parçalar olarak yaşamak...Hangi parça, kendini bütünden yalıtarak bir anlam kazanabilir ki! Üstelik niçin?...Bir parça, yalnızca bir ‘şey’dir.Üstelik bir ‘şey’in cinsel kimliği de söz konusu değildir.
‘Yeterince büyüdüğü’nde –buradaki büyüme şiiri değil, benlik duygusunu aşabilmeyi işaret ediyor- onca zamandır yaşadığı yalıtılmışlığın bıraktığı ayak izlerine bakarak şöyle diyecektir o: Ama neden?...
Sahi, neden?...
Ağustos 2005, Yasak Meyve
Yorum (yok) Yorum yaz!